bir özyıkım çalışması
Büyük bilge Schopenhauer, “Mutlu bir yaşam yoktur, kahramanca bir yaşam vardır” buyuruyor. Bundan böyle “kahramanlık” yapmaktan ziyade yapılmış olanı yıkmakla mümkün bence. Yıkmakla; başta yaşamın kendisini... Sonra bizi bu yıkılası yaşama çağıran her şeyi. “Yıkmak kolaydır” ne büyük yalan. Bir yapıyı yıkmak en zor şey; hele içinde bizzat kendimiz varsak… Olsun; yalan bloklarının altında kalma pahasına da olsa yıkmak, başta kendi evimizi, işte kahramanlık budur.
Arabesk şarkılarından bir feryat: Yıktın dünyamı!!! İyi ya işte! Bu yıkım büyük bir fırsat sana. Yeni bir dünya kurma kendine, boş ver! Sen en iyisi kurulası bir dünyaya olan inancını yık. Değil mi ki dünyan senin tasarımından ibaret, tasarlama hiçbir şey, eksik kalsın. Ne kadar çok dünya var yıkılması gereken, ne kadar çok bina… Banilerinden daha değersiz, daha kof binlerce bina. Şehirler böyle kuruluyormuş, anladım şimdi. O halde bütün şehirleri...
Sevgili Nietzsche, elindeki çekiçle neden felsefe yapıyorsun. Yapma hiçbir şey, yapma! Sen Deccal değil miydin?! Yık, bir daha yapmamak üzere… Gerçi sonunda çekici başına indirip kendini yıktın. Son on bir yılını mecnun ya da meczup olarak yaşadığın doğruysa?
Eylem adamına, tüccara, siyasetçiye neden kızayım. Yazıyorum. Yazmaya çalışıyorum. Çocuksu bir öfkeyle kurulmuş, haddini fazlasıyla aşan hüküm cümleleri, koca koca laflar… Yazmak da bir çaba, bütün çabalar gibi gereksiz. Peki yıkmak? Yıkmak; o da gereksiz elbet. Eylenesi değil belki ama elzem. Söz, düşünce, yazı bilumum ifade kalıpları kendini yalanlamalı, yok etmeli, tabii başta sahiplerini. Fuzuli paradoksundaki gibi: “Aldanma ki şair sözü elbet yalandır”
- Dostum niçin şiir yazıyorsun, bu kadar yazılmışın üstüne yeni bir şey koyabilecek misin bari?
- Neden olmasın, hâlâ yan yana gelmemiş kelimeler var…
- İyi de şeyleri yan yana getiren inançtır, kör ve batıl bir inanç. En azından özneye ve yükleme, yani bir yapıya inanmalısın. Gramere iman etmelisin. He mi?
- ….
- Peki, kolay gele.
Koca koca yazarların köşelerinde zeytinyağlı tarifleri vermelerini, ya da TV programlarında manken kızları kucağına alıp yaşam kalitesi rehberliği yapmalarını artık yadırgamıyorum. Kurtarıcılığa soyunmuş ne kadar aydın, yazar, çizer, düşünür varsa çarmıha germek gerek. Domuzları kutsal kitaplarla besleme, bırak kendi boklarını yesinler!
Descartes’ın o meşum iddiası: “Ben varım.” Nasıl vardın bu kanıya üstad? E düşünüyorum da ondan. Eylemde bulunuyorum, varlığımı ispatlamak için. Düşünüyorum, konuşuyorum, yazıyorum… O halde varım. Madem ki varım, bir şeyler yapmalıyım, yoksa kimse inanmaz varlığıma. Kitap neşredip insanları aydınlatmalıyım, ülkemi kurtarmak için oy vermeli ya da oy istemeliyim vs. Bana inansın, beni var etsin diye başkalarına el uzatmalıyım. Başkasınca algılanmak var olmak demek, “ben” olmak demek.
Tutunamayışın öyküsü işte bu “ben”le başlıyor olmalı. “Ben”imizi yaratırken bir yandan da ötekini, yani düşmanımızı (cehennemimizi diyecektim!) da yaratıyoruz. Öteki, “ben”den önce var oluyor aslında. Öteki, benim dışımdaki ben. Bana ben olduğumu fark ettiren ayna. Fakat içine bir türlü giremediğim; yalnızca uzaktan seyrettiğim bir görüntü. Sanki bana benziyormuş, ben ne isem o da “o”ymuş gibi. Asla tanıyamadığım ve yaşamımdan hiçbir şey aktaramadığım iki boyutlu sığ bir zemin. “Ben”i yakan yok eden Sartrevari bir cehennem.
İşte bu cehenneme düşmüşsek -ki bu kaçınılmaz- o zaman başlıyor “bulantı”lar, uyumsuzluk sancıları ve tutunamayış öyküleri. “Gizli Oturum”daki gibi garip bir cehennem bu; ızgara, köz, kızgın demirler yok burada… Uzaktaki gizemli şatolara bir türlü giremiyor ve daha ne ile suçlandığımızı öğrenemeden bir sabah uykumuzdan bir hamam böceği olarak uyanıyoruz. Ölmek ve ölmemek arasında bocalayıp kendimizi fahişelerin kollarına bırakıyoruz.
Damarlarımızda çağlayan, köpüren bir irade var. “Ben”i yaratan, esir eden kör bir irade. Tek amacı var olmak ve varlığını devam ettirmek olan irade. İnsanı hayata, cehennemde de olsa yaşamaya çağıran o.
Tüm mistik ve çileci öğretiler savaş açmışlar “ben”liğe. Erbainler, riyazetler, inzivalar bunun için. İlahi dinler yıkımla başlatıyor imanı. “Başta benliği ve onun yarattığı ne kadar öteki varsa yık!” “Buz kalıbı gibi elinde tuttuğun benliğini ötekinin cehenneminde eritmeden mutlak varlığın (tanrı, doğa, yüce tin, nirvana) havuzuna at! İşte o zaman var olursun!”
Bir taraftan Schopenhauer geliyor insanın aklına. Neredeyse tüm dinlere savaş açan filozof, paradoksal olarak bu yıkımda buluyor kurtuluşu. Hayat içinde “ben”ler halinde şu zalim ve kör iradenin gezindiği bir cehennem, bir iblisin eseri olmalı.
İşte onu, azizce ve kahramanca reddet!
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantıbelkim bir kertenkele...
" Bir zamanlar Rabb'in meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti."(Bakara 30)
İnsana uyku öğretilir ilk önce. Uyumak ve rüya görmek… Tam vaktinde uzun deliksiz bir uyku ve beraberinde tatlı rüyalar. Fetih rüyaları… Küçük zaferlerle bezenmiş, her mağlubun harcı rüyalar. Bir de unutkanlık öğretilir. Sayısız dedikodu hafızaları dişler. Sürekli gündem değişir; çıplak kadınlar hızla geçer ekrandan; sesler, kelimeler değişir… Değer, hakikat, soyluluk, fikir, isyan, aksiyon, iman, amel… Ruha ait ne varsa eskir, silik ve gülünç ecdat suretlerine dönüşür. Ama bir hokkabaz marifeti, bir şeytan aldatmasından öte değil tüm bu değişim ve yenileşme. Tatlı rüyalar gördüren bir iksir ya da bir sütanne masalı.
Saçmalık fikri saçma. Anlam kazanan ya da anlamını yitiren hiçbir şey yok. Sadece ibişleşen, köleleşen, soysuzlaşan insan var. Dişleri pençeleri alınmış şu kadar milyar yaratık… Sürekli üreyen ve dindarlaşan bir tür bu. Totemler, tanrılar, tapınaklar gırla!
Tüm idrak yolları “din”ler tarafından tıkanmış, bir mum yakacak iradesi olmayan bu kötürümlere ışıklı rüyalar görmek, çok çok karanlığa küfretmek düşüyor ya da sadece unutma erdemi. Bugün erdemler de rüyalar gibi acziyetin sığınağı değil mi!? Her peygamber taşlanmak için zuhur eder ama kılıç taşıyanları kurar medeniyeti. Allah sabredenlerle beraberdir ama sabır bir silah değilse; totemleri, tanrıları, tapınakları yıkmıyorsa; sâbirûn köledir “halife (efendi)” değil.
Olsun, iyi ki rüyalar var. Upuzun kışların upuzun uykuları boyunca gördüğümüz. Kuytu ve karanlık yuvamıza sığabilen mutluluklar. Kâbus uyandırır; düşünmek zaman alır; tanımak, bilmek, duymak gereksiz. Göklere kulak veremeyiz; emaneti omzumuza ağır… Efendilik mi!? Haşa!!!
karanlığa övgü
Söndürün lambaları uzaklara gideyim.
Sayıklama, N.F.K
İnsanı yaratan şey kötülük mü, yoksa bütün kötülüklerin kaynağı insan mı? Yanlış bir soru. Soru bile değil belki. Ama şekillerin ve renklerin silinmesi aynanın suçu değil. Eşya kırık dökükse hatta evde yangın varsa ışıkları söndürmek en iyisi. Gözünü yummak çoğu zaman görüyor olmanın sadakası. Kendi iradesiyle midesini bulandırana filozof derim ben.
Filozof soru soran bir hayvan. Sonuçta bir hayvan… İstifham bir erdemden çok bir kabahat belki. Zihinleri ve vicdanları şaplaklamak kimin haddine?! At sineklerini zehirlemeli!
Hem görülesi, bakılası, sorulası ne var ki? Modern zamanda körlük ve hamakat tek kurtuluş olmalı. Tamam! İnsan bir hurafeydi, bir masaldı; unutuldu. Artık çarpık olan her şeye “gerçek” deniyor. Hatta olmayan şeylere… Çarpıtılan ve olmayan şeylerin her zaman alıcı bulması da tuhaf değil. Körler koğuşunda hokkabaz marifeti… Artık bütün eylemler gülünç ve cazip olabilir. Filin kuyruğu da kulağı da aynı çünkü. Lüzumlu olan, bir şeyleri tutmak bir yere tutunmak… Tutamayanların ve “Tutunamayanlar”ın vay haline!
Günlük gazeteler, TV programları, demokrasi tapınmaları vs. Bir de mum yakmalar halk aşkına pir aşkına… Çek perdeyi, hiç bu kadar kararmamıştı dünya. Eşya bugünkü kadar sahipsiz değildi. Eskiden de saçmalardım ama dilimi hiç yutmamıştım. “Dil, varlığın evidir” demiş adamın biri. Varlık evsiz kaldı. Ben ışıksız…
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantıimkansızlık haritası ya da "hiç"liğin halleri
Bir hendeğe düştün annenin rahminden. Derin bir anafora düştün. Bu ana, bu düşüş, bu derinlik senin değil. Hiçbir şey senin için değil. İsmin bile muşahhas değil, Hiçlik kadar… Seni “var” kılan “hiç”bir şey “yok”. Görünmeyecek kadar “hiç”, görmeyecek kadar “yok”sun. Gözlerin geceye açılan perdeler. Kimseyi tanıyamazsın bu karanlıkta; yabancıların sofrasında aç acına oturmaya yazgılısın.
Kendini tanıman imkansız!
İnsan kendini insanda tanır diyor, birisi. Ama insan kim! Nerede, ne zaman, nasıl, insan. Alâmet-i fârikası ne? İnsana bakmak aynaya bakmak gibi. Nerede bu mücellâ aynalar!? Aynalar nerede!? Mezarlıkta ya da kitaplıkta! Ama hep kırık dökük ama hep paslı aynalar...
Önünde, içinde, zihninde labirentler var. Beyin kıvrımları kadar girift. Cinnet kadar akla yakın, sisten labirentler… Yürüyorsun… Ayağına hiçlik takılıyor. Hiçlik, örümcek ağı gibi çelikten. Hiçlik, omzundaki dest-i kader. Hiçlik, anlama hain bir tuzak. Tüm hezeyanların münbit membağı, istikameti yutan bir girdap…
Yolunu bulman imkansız!
Birbirinin aynısı dönemeçler. Sürçmeler adımların kadar kadim ve mükerrer. Sessiz ve nefessiz kalmaya yazgılısın. Hiçlik kelimelerini yutan bir bulut. Sesin kelimeleşebiliyor mu? Boşluğa düşen sesler kelime olamaz. Ve sesler… Yırtmıyorsa bir beynin zarını…
Tekellüm imkansız!
Bu gûlgûle senin değil. Varolmayaitilmişlerin, varolamayışlığın uğultuları. Tanıdık bir ses duyabilirdin belki, kendini tanıtan bir ses. Çalı dibinde bir ışık olsaydı, dağ eteğinde bir mağaran olsaydı... Ama yerin altında şehirler kuruldu; sisten saraylar, kumdan kuleler… Işığı ve kelimeyi gömdüler göklere, aynaları kırdılar.
Yürüyorsun… Nereye? Ölüme uzanıyor yolun, biliyorsun. Ölmek güzel şey, uzanmak, yok olmak… Ama sen “var” mısın ki!?
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantısiyaset üzre
Son Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar siyasi katılım bana biraz yalınayaklık gibi geliyordu. Parti üyeliği, seçim propagandaları, ideolojik telkin ve tebliğler efendime söyleyim, hak-hukuk demokrasi ve bilhassa Atatürkçülük çığırtkanlıkları vs… Hani biraz köy enstitülü öğretmen eskisi amcaların ve teyzelerin ya da Demirelvari muzmin sağcı, kasabalı hacıemmilerin işiymiş gibi…
Darbecilik geleneği İttihat Terakkiye hatta yeniçeriye dayanan kahraman ordumuzun çizdiği sınırlar içerisinde demokrasi pratiği edinmenin dayanılmaz çekiciliğini anlayabilmiş değildim. Yeri geldiğinde padişah katleden başbakan asan bu güvenilirliğinden ve ilericiliğinden en ufak şüphemizin olmadığı bu yüce kurum, İslamcıyı da solcuyu da aklı başına gelip cumhuriyetin mukaddes umdelerine iman edinceye kadar dövüyor. Zaten dayağı lüzumlu kılan iki neden var: bölücülük ve irtica. Bölücülüğü ve bölücüleri geçiyorum, esas laikliğin tehlikeye girmesi lazım ki orduda yargıda ve üst düzey bürokrasi bir yerlere gelmiş(ki buna kadrolaşma, sızma veya devleti ele geçirme denir) Müslümanların tepesine binilebilsin. Dandik uzay filmlerinde gemide ya bir arıza çıkar ya da gemi dahili ve harici tehditlere maruz kalır sonra da kaptan bir ayar çekip ortama hakim olur ya, aynı senaryo… Ordu düzenli aralıklarla rejim ayarı çekiyor sonra da ihtida eden solcular, sosyal demokrat-ulusalcı- cumhuriyetçi-Atatürkçü oluyor; İslamcılarsa muhafazakar demokrat-ılımlı liberal falan olup meşruiyet sorununu çözüyorlar, malum hikaye…
Asıl bundan sonra ne olacak. Müslüman bir cumhurbaşkanı ve başbakan… Cumhuriyetçilerin onca feryadu figanına rağmen sabık islamcılar kaptı köşeyi. 28 Şubat yaratma çabaları boşa çıktı. Son beş senedir özellikle seçim arifesinde cuntanın t.ş.ğını yalayıp şeyini sıvazladılar, uyansın da AKP ve onu destekleyenlerin(cemaatler, tarikatlar vs) anasını şaapsın diye. Asker suyun çağıltısına gitmedi e-muhtırayla falan geçiştirdi. Neden? Demokrasinin özümsendiği hikayesi bir yana, AKP uluslararası sermayenin ve dünya kamuoyunun desteğini aldı ve içeride de itidalli ve kararlı davranıyor bir; ikincisi Yusuf meselesi, müslüman halkla papaz olmak var, Yüzde 47 boru değil.
AKP’nin beş, Gül’ün yedi(veya 5+5) yılı var; sivil anayasa geliyor…
Bundan sonrası meçhul…
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı